Tuesday, February 25, 2020

Ebedî bir anda kaybolmak - Ebru Ceylan, Hançer ve Hayret

Mutlak bir zafer elde ettikten sonra bunun kutlanması, destansı bir şekilde tarihe kazınması ve ölümsüzleşmek: kralın istekleri. Sarayın kibirli bir ozanı var - tüm saraylarda olduğu gibi dalkavuk da - ve görevi üstleniyor. Düpedüz bir görev çünkü bu ve mühleti 1 yıl. Koca 1 yıl geçtikten sonra marifetini sergileyen ozan kimseyi bileklerini kestirecek kadar etkileyemiyor. Bu, elbette, bir şiir, bir destan, ama istediğim bir destandan ziyade, bir mucizeydi, diyor kral. 

Ozan bir sonraki sene kafası karışık bir şekilde gelince kral umutlu. Bir şeyler olmuş. Şiir değil artık, bir bulamaç getirmiş ozan. Şiir dese yalan olurdu. Satırları atlaya atlaya, bir savaş övgüsünden, bir savaş tasvirinden çok daha fazlasını okuyor ozan. Bir şiir yazmamış. Bir şiir okumuyor. Bir savaş yazmış. Bir savaş okuyor. Mucize üçlemenin tamamlanmasıyla ortaya çıkar inancında kral. Kralın aklında bir şey var. Ozanı bülbüllerin yeniden ormana döneceği mevsimde görmek için uğurluyor huzurundan. 

Savaşın ardından 3 yıl geçmiş. Ozanın ömründen asırlar belki de. Elinde ne kağıt ne başka bir şey. Üstü başı dağılmış. Kralın kulağına fısıldayacağı bir sırrı var. Yüzündeki hayretle birlikte o tek mısrayı okuduğunda günahların en büyüğünü işlediğini de biliyor. Kralın ifadesi benzersiz. Yüzü solgun. 


Kapanışına 1 gün kala Ekavart Gallery'deki Ebru Ceylan sergisine yetişiyorum. Bir Pazar günü ikindisi sessizliği. Kimse yok galeride. 2 çalışan birbirine sergi anılarını anlatıyor tabloları dolaşarak, bir kadın uzun dikdörtgen bir masada bilgisayarının başında, çalışıyor. Kant karşılıyor beni. Estetik ide'den dem vuruyor. Birazdan göreceklerini herhangi bir dilde herhangi bir kalıba sokmaya çalışma lütfen, diye uyarıyor galiba sanatçı diye düşünüyorum. Tek tek tabloları geziyorum. Issız, uçsuz bucaksız, köysüz karnavalsız, başıbozuk, serseri, taş üstünde taş bırakılmamış bir yalnızlıkta fotoğraflanmış karlı tepeler, yosunlu göller, tekinsiz gökyüzü. Kuru dallar ve kabuklu yaşlı ağaç. Sisli ve puslu. Puslu ve sisli. Zamanını saptaması güç her birinin. Fotoğraf olduklarını iddia etmesi güç. Zamansızlığın bir köşesinde hapsolmuş, hiçbir insan nefesiyle kirlenmemiş, hiçbir insan hikayesi barındırmayan yeryüzü toprakları. İnsanlık öncesinin, gezegenin bakir evrelerinin hayal edilmesi gibi. Geçiş zamanları gibi; bir çağdan ötekine, bir anlayıştan bir başkasına, bir türün son örneğinin tüm birikimini diğer bir türün ilk örneğine miras bırakması gibi belki de. 

Yeryüzünün karmaşıklığa boğulmamış düzlükten, anıtsız tarihten, başsız gövdeden, uçurumsuz yamaçtan oluştuğu bir dönemi yakalamış fotoğrafçı. Bunu yaparken netlikle oynamış ama. Her karede sanki kumdan resimler çizmiş de elini üzerinde hızlıca gezdirerek keskin detayları bile isteye yok etmiş hissi uyanıyor içimde. 

Kant güzelliğin sevgi uyandırdığını gözlemliyor. Yücelik ise saygı istiyor. Deli Kant. Biçime sokulamayan, ele avuca gelmeyen, suda çözünmeyen bir uğursuzluk, bir saplantı oluyor yücelik. Hayretle karşılanan, iç ürperten, zihnin sınırlarından taşan, tam olarak anlaşılamayan, tam olarak anlatılamayan bir olgu. İnsanı "kalıbını zorlayan bir kedi" yapan. 


Yalnızca tek bir cümle getirmiş ozan. Düzenlerin dünyasından düzensizliğe geçiyor, oradan da ne düzenin ne düzensizliğin ulaşabildiği, bu ikisinin silinip gittiği düzleme ait oluyor. Çokluklardan tekilliğe, ad singularis per pluralis*. Kralın baştan beri beklediği son, hazırlayageldiği; ozana sunduğu hediyelerle, ozana verdiği mühletlerle, buydu. Kralın hediyeleri ozanın içinde bulunduğu halin bir anahtarı işlevini görüyor her aşamada. Ayna ki ozanın içinde bulunduğu varoluşun şahitliğini göstermek için. Maske ki sembollerin ardında saklanan gerçekler için. Ve hançer ki ölümün sonunu yaşamın başlangıcıyla anlatmak için. 

Tanrının affetmeyeceği bir günah işledi ozan. Bu şiiri doğurduğu için kral da. "Güzelliği bilmenin günahı, ki insanlara yasaklanmış bir armağandır."

Güzelliği bilmek, güzellik değildir. Bu ancak yücelikle açıklanabilir; ki insanoğlunun uydurageldiği, türetip türetip hâlâ isimlendiremediği olgularıyla serpilmiş dillerinin anlatabileceği bir şey olmanın çok ötesinde. İnsanın insan kalarak katlanabileceği gibi değil. Ebedî bir anda kaybolmak


Sergiyi tamamlıyorum. Her şey yerli yerinde. Kalabalıkta gezilemezdi zaten hissiyle çıkışa doğru ilerliyorum. Bilgisayarının başındaki nazik kadın sergiyi beğenip beğenmediğimi soruyor. "Birçoğunu," diyorum. "Siz de mi ilgileniyorsunuz fotoğrafla?" diye soruyor, boynumda asılı makineyi işaret ederek. Amatör bile sayılmayacağımı söylüyorum. Çıkışta hava esintili. Yağmur çiseliyor. Eldivenimi takıyorum. 


Sergi sona erdi evet ama Ekavart'ın web sitesinde fotoğrafların bir kısmını görmek mümkün. Gene internette bazı sayfalarda da bulunabilir. Borges'in Ayna ve Maske'si mi? Kum Kitabı'nda. 

*Fena uydurdum bunu. 

No comments:

Post a Comment

Rüyaya Son Vermek - Kurukafa, Hayaller ve "I'm Thinking of Ending Things"

Hayal rüyanın iyi gün dostudur. Kabuslarıyla başı dertte olan hiçbir insanın hayaline ulaşmaz gece gördükleri. İnsanı şaşırtan, beklenmedik ...