İlk soru: bir şeye ait olmak ne demek?
İkinci soru: neye ait olduğumuzu nasıl öğreniriz?
Üçüncü soru: aidiyet nasıl oluşur?
Bu soruların yanıtlarını bu yazıda aramayacağım. Bunun yerine ocak ayının son akşamı 4 şehirde 7 salonda eş zamanlı gösterime giren Burak Çevik'in son filmi üzerine bir şeyler karalayacağım. Ödüllü, sinemalara dağıtılmamış, bunun yerine yönetmenin kendi çabalarıyla şehir şehir gezerek özel gösterimlerle ulaştırdığı bir film. City’s Nişantaşı’da, 21:30 seansı. Salon doluydu. Yönetmen film öncesi reklamlar devam ederken girdi ve kısa bir açıklama yaptı. Filmin sonunda filmin yapım sürecinde kullanılan notlar ve eskizler gösterilecek, diyor.
Film de bir açıklamayla başlıyor. Filmde karşımıza çıkan ilk anlatıcı daha çok “Tutunamayanlar”ı yayına hazırlayan gazeteci gibi; “bu olanları anlatmak zorundaydım, çünkü ben de en az senin kadar bu hikâyenin varisiyim” diyor, annesine adreslenmiş bir mektupta.
Uzunca bir sorgu kaydını andıran - sonunda gerçek bir sorgu kaydı olduğunu öğreneceğiz - bir metnin okunmasıyla başlıyor film. O kadar sürükleyici ve yalın bir dili var ki, eşlik eden oyuncusuz, olaysız (gerçi bu biraz tartışılır - özellikle Yeşilköy sahildeki kedilerin şaşırtıcı bir şekilde paraleldeki anlatıyla örtüştüğü söylenebilir) görüntüler sizi rahatsız etmiyor. Beni etmedi en azından. Ardından bir noktada kayıt düğümleniyor ve filmin adı karşımıza çıkıyor. Bu da bizi bu hipnotik ve ikna edici karşılamadan sonra uyandırıyor. Filmde en başarılı bulduğum özelliklerden biri buydu, her sahne beraberinde diri bir merak getiriyor.
İkinci bölümde - filmi bu şekilde chapter’lara bölmenin doğru olduğundan emin değilim - sorgu metninde anlatılan sahneleri izliyoruz. Gerçek manada bir izleme halini alıyor filmin bu kısmı. Daha sonra yönetmenin de dile getireceği gibi karakterleri neredeyse hiçbir zaman direkt karşıdan görmüyoruz. Daima omuzlarından, arkalarında bir yerde konumlanmış da onları gözetliyor gibiyiz. Burada özgür iradesiyle bir anısını anlatan bir insanı dinlemekten ziyade, başkasının hikayesine ortak edildiğimiz o ilk bölümde uyandırılan duygu vurgulanıyor; biz burada hüküm veren gözüz.
Askerlik görevini sürdürürken izinle ailesinin yaşadığı Mersin’e gelen Onur ile adını ve adıyla birlikte kendisine dair verili gerçekleri kendi hayatı değilmişçesine sakınan Pelin seyirciyi sohbetlerinin dinamik, açığa çıkarıcı havasında eritiyor. Diyaloglar, mimikler, susma boşlukları o kadar gerçekçi ki E8’de oturmuyorum. Orada, odada bir yerdeyim. Onur çocukluğundan hatırladığı yeni atlarla sahiplerini eşleştirme, ata boyun eğdirme yönteminden söz ediyor. Elinde bir kâğıt, bir kalem ve görselleştiriyor Pelin için. Ve böylece aşırıya kaçılmış bir karalamayla verilen filmin afişini elde ediyoruz. Ve filmi de.
Atın güvenini kazanarak eğiticisinin gücüne boyun eğmesi, onu lider olarak kabul etmesini sağlama metodu join-up. Monty Roberts isimli bir at antrenörü tarafından geliştirilmiş. Atın ait oluş hikayesi. Atta duygusal baskı ve korkutmayla yaşatılan kaçma isteği eğiticinin birden sergilediği sırt çevirme ve baskıyı kesmesiyle birlikte atın bu baskının yerini almış rahatlamayı tercih etmesine yol açıyor.
Güç sosyal düzenin esas dinamiği. Yazının başında sorduğum sorular biraz daha anlam kazanıyor bu aşamada. İp zoruyla değil, kendi iradesiyle peşinden gelmesini sağladığında ata üstünlüğünü kabul ettirmiş oluyorsun. İradesini eğiticisinin ellerine teslim etmiş bir at. Güzel imge. Tesadüf o ki, bu yazıyı kaleme alırken arka planda çalan müziğin videosunda dörtnala koşturan atlar var.
Gerçek bir cinayet öyküsü. Yönetmenin bu cinayeti neden anlatmak istediği de anlattığı hikâye kadar önem arz ediyor – aidiyet yalnızca ilk bakışta asla tanışmayacağı insanlara kartpostallar yollayan Pelin’e ya da yersiz yurtsuz ve bir azınlık öyküsüyle bezenmiş Onur’a ait bir çaba olmaktan çıkıyor; filmi başlatan cümleleriyle yönetmenin de “mutsuz ailelerin kendilerine özgü mutsuzluklarına” yaptığı bir göndermeye, üstü zaman içinde kapanmış bir aile travmasının eşelenip geçmişle yüzleşmeye dönüşüyor.
Film bittiğinde avuçlarınızı kaldırıp ip arıyor halde bulabilirsiniz kendinizi. Fakat asıl ip ve asıl ipsiz egemenlik yönetmenin ellerinde. Anlatıcının anlattıkları üzerinde kurduğu hakimiyet, iradelerin anlatıcının iki dudağı arasında her an yitip gidecekmiş gibi bekleyişi, anlatının ait olunanın hizmetinde biçim aldığını yeniden hatırlatıyor izleyicisine.
Anlatı deyip duruyorum çünkü film gösterimi ardından soru-cevap kısmında da söylediğim gibi film bende görsel öğelerinin güçlülüğüyle yer etmedi. Aksine birkaç alt bölümden oluşan bir kısa öykü okuduğumu hayal ettim film boyunca. Filmde metinlerin güçlü oluşundan bahsettiğimde yönetmenin esprili bir şekilde, ne sorgu kaydında ne Pelin’in defterinden okuduğu ve Lale Müldür şiiri olduğunu öğrendiğimiz kısımda bir müdahalesi olmadığını söylemesi de o açıdan - tuhaf ama – sevindirici geldi. Öykü okunduğu esnada kafada nasıl canlandırılacaksa öyle bir filmdi.
Deneysel filmleri severim. Genç yönetmenleri severim. Bu filmi de sevdim.
Ek olarak, biraz Monty’nin join-up metodunu araştırınca şöyle bir makaleye denk geldim; makalede korku görünümündeki duygusal acı yönteminin insancıl olup olmadığı tartışılıyor. Belki de bu gözle bir daha düşünmek gerek “aidiyet” kavramını.


No comments:
Post a Comment