Tuesday, September 8, 2020

Rüyaya Son Vermek - Kurukafa, Hayaller ve "I'm Thinking of Ending Things"

Hayal rüyanın iyi gün dostudur. Kabuslarıyla başı dertte olan hiçbir insanın hayaline ulaşmaz gece gördükleri. İnsanı şaşırtan, beklenmedik hoş hisler armağan eden rüyalarınsa hayalleri süsleyen bir boyutu vardır mutlaka. Ve çoğu zaman sıkıntılı zihinlerin mücadelesi kabusları umut dolu hayallere çevirmek şeklinde olur. İstenmeyen ihtimallerin karşısında korunmaya çalışılan sıkı sıkı tutunulmuş mutlu detaylar...

Aktarılan geleneksel bir Ortadoğu anlatısı şöyle:

Allah İsa'nın bir vadiye gidip orada uyuduğunu görür. İsa'nın rüyasında bir kurukafa giderek beyazlamaktadır. Allah der ki: "Ey İsa, sor ona, sana cevap verecektir." İsa yüksek sesle dua okur ve büyülü nefesi karşısında kurukafa konuşmaya başlar. Ruhunun çok uzun zamanlardan beri cezalandırıldığını, çünkü Allah'ın gazabına uğramış bir kavme mensup olduğunu söyler; ölüm meleği Azrail'i, cehennemin yedi kapısını tek tek temsil eden rüyetleri ve cezaları tarif eder. İsa yeniden dua eder ve kurukafa Kadir-i Mutlak'a iki yıl hizmet edip Tanrı'nın huzuru içinde ölmek üzere bedenine ve hayata geri kavuşur. Bunun üzerine İsa uyanıp gülümser. Allah da gülümser.

 


Netflix
'te gösterime giren I'm Thinking of Ending Things böylesi bir çabayla başlamış belli. İzole edilmiş, yalnızca yoksunluktan yiyen uzun bir hayatın beraberinde getirdiği, tünelin sonunu görmeden en azından direksiyonu bir kez olsun kavramış olayım telaşı. 

Hayaller rüyalardan beslenebilir dedik. Hayaller gerçeklik kırıntılarından beslenir olacaktı aslında o. Gerçeklik kırıntısı, gerçeğin bükülerek sahte bir varlık kazandığı, ve sahteliğinin gerçekliği artık aratmadığı düzlemde biricik referans olma niteliğini kaybettiği senaryoyu özetliyor. Kırıntılar bütünün yavan sembolleri, evet, bütün kırıntıların artırılmış gerçekliği değil ama. Zihin bu gerçeklik kırıntılarını ağına alabiliyor kolaylıkla. Rüyaları aradan geçen zamandan bağımsız olarak yaşanmış anılara dönüştüren de, yaşanmış anıların gerçekliğini sorgulatan ve altını oyup her şey bir rüyaymış düşüncesine ikna eden de zihnin bu zaafı. 

Hayat, böylece, tabir edilmesi gereken bir rüya olarak görüldüğünde çok da ileri gidilmiş olmayabilir. Buna döneceğiz, ama tersinden. 

Charlie Kaufman'ın filmin genel akışında gayet bonkör bir şekilde açıkladığı üzere, kurduğumuz hayaller her zaman istediğimiz doğrultuda gitmeyebiliyor. İnsan zihninin hayallerini koşturduğu kulvarda bugünlerdeki akıllı şerit takip sistemi gibi bir önleyici mekanizması ne yazık ki bulunmuyor. Kitle iletişim araçlarından aldığı telkinlerin ötesinde, iyi bir ezberci fakat tutkularının mahkumu olan Jake adını kendi içinde çok da netleştirme gereği duymadığı sevgilisini ailesiyle tanıştırmak isterken ne gibi bir yarın düşlüyor olabilir? Olay örgüsünün akmasını istediği sıralamada akması için bölünmez bir odağa ihtiyacı olması dışında hafızasının da güçlü olması şart. Yer yer entelektüel yer yer aceleci hislere boğulan sohbetin ardından çiftlik evine vardıklarında Jake'in kurgusu sekteye uğruyor. Yarattığı karakterin engel olamadığı arzuları adeta Jake'ten bağımsızmışçasına Jake'i Jake'in arzulamadığı fakat yenik düştüğü olay akışlarına zorluyor. Yol boyunca sürdürdüğü sakin ve aklı selim karakteri ailenin hayalin odağına geçmesiyle birlikte yavaşça ortadan kayboluyor. 



Kabuslar hiç olmadık zamanlarda hayalde hortlayabilir. Aile Jake için sancılı bir kelime. Seçemediği fakat etrafında olan biteni anlamlandırmaya çalışırken birlikte yaşamaya ya da çekip gitmeye uyum göstermesi gereken bir konumda aile. Jake aile evine girişiyle birlikte sentetik rüya kırıntılarından hakiki rüya ve çoğunlukla kabus olduğunu anladığımız kaynaklara yöneliyor istemsiz. Kurgulanan hayalin sallantıya girmesi de bu yüzden. 

Üst üste çağırılan aile bir türlü belirmiyor, evin köpeği durdurak bilmeden silkeleniyor, nihayet teşrif eden anne ve babanın konuşma ve davranışlarında tekinsiz bir şeyler var. Jake'in geçmişle istila edilmiş zihninde kurduğu hayalin yardımcı kadın oyuncusu için - ki kendisi bu kurguda tamamen hayal edilmiş olan veya buna yakın tek karakter - işler yolunda gitmiyor. Hayal kabusların müdahaleleri karşısında çelimsiz. 

Jake'in kontrol edemediği hayal cızırtılarından belki de en belirgini önce annede görülen ardından genç kadının devraldığı sözcükleri yanlış telaffuz etme özelliği. Jake'in annesinin bu davranışından utanç duyduğu aşikar, fakat anılarındaki annesi hayalinde de bu tuhaflığını bastıramıyor. 



Jake hırslı fakat kararsız bir hayal kurucu. Özellikle kontrolü kaybettiğini düşündüğü ve kendi kurtarıcısı olabilecek, veyahut kendisine başarılı bir sonda eşlik edebilecek genç kadının gözünde arzuladığı konumu yitirdiği hissine kapıldığında hayalinin destek kolonlarında akılalmaz revizyonlar yapabiliyor. Misal anne ve babanın değişip duran ve bir noktadan sonra birbirlerinden bağımsızlaşıp kopan yaşları. İstediği gelişme bu değildi ve hayal edici olarak gücünü kullandı. Peki, bizi bir türlü bırakmayan soruya dönelim, Jake kendisini kurtarmak için daha neye ihtiyaç duyuyor?

Bir soru daha; Her şeyi sonlandırmayı düşünen hayal-gerçekliğin karakteri, Jake'in kendini kurtarma girişimini hayal-gerçekten gerçek-gerçeğe çekmeye çalışıyor diyebilir miyiz? Bu karakter Jake'in kurgusundan başkası değilse, ve Jake'in aktif kontrolü zihnine kaptırdığı düşüncesi doğruysa, bu çabanın Jake'in kendisinden geldiğini, yani tüm bu oyununu bitirmeyi en içten bir biçimde arzuladığını söyleyebilir miyiz?

Dönüş yolu hayalin sonlanmasını da beraberinde getirebilir, fakat Jake kendisini kurtarmakta kararlı. Huysuz bir tavır geliştiriyor, yolu uzatıyor ve genç kadını hayali kurmaya devam ettiği liseye kadar getiriyor. Jake'in huzursuz zihni bunca hayal-zamandır hayaline bir enstrüman olarak kullandığı sentetik rüya kırıntılarının nasıl elde edildiğini hatırlıyor: dikizleyerek. Utancını saklayamayarak hayali yarıda kesiyor Jake. Fakat hayal Jake'ten bağımsız gelişmeye devam ediyor. Bu sefer oyuncusunda ne karakter bütünlüğü var ne de hayal hayat-gerçeklerine riayet ediyor. Oklahoma müzikal gösterisinin uyarlandığı takip eden sahne bir nevi başından beri üstü kapalı bir şekilde kazanılmaya çalışılan gerçeğin gerçek olmayan karşısında gerçekmişçesine saygı görmesi arzusunun çabucak elde edilme çabası. Fakat mesaisinin sonuna gelmiş yorgun Jake'in zihninin bu çabası olası bozgun senaryosuna yenik düşüyor ve Oklahoma Jake yine de haysiyetli bir şekilde can veriyor. 

Karın ortasında, kendisine şahitlik edecek kimselerin yokluğunda Jake arabasına yerleşiyor ve bezgince kendi zorluklarla dolu hayatının sonuna gelirken yine de çok çabaladığını ve bunun da bir şey olduğunu tasdikleyen kalabalığın karşısında A Beautiful Mind tören konuşmasını sergiliyor. Annesi oğlundan gurur duyuyordu ve bu hayal-hayal de gerçek-hayal ile birlikte mutlu bir kapanışla son bulmak zorunda kalıyor. 



İlk başta verdiğim anlatıya dönersek eğer; inzivaya çekildiği esnada gördüğü rüyada kendisinden bağımsız gibi duran fakat kendi sınırları dışında bulunmayan kurukafanın akıbeti, Hz. İsa'nın rüyası içinde ettiği duanın/kurduğu hayalin etkisiyle gördüğü müdahale ile kurukafa-gerçekliğinde kurtuluş ile sonuçlandı. Rüya içindeki gerçeklik, rüya burada Jake'in öyküsündeki hayal olarak alındığında, hayal içindeki Jake'ten ayrı düşünülemeyen hayal-gerçeklik oluyor. Hayal-gerçeklikte kendisi için dua edilen kurukafa bağışlanıyor, bu da hayali kuran/rüyayı görenin kendi bilincindeki zaferi ve bağışlanmasından başkası değil. İsa uyanıp gülümsediğinde, bu gerçek bir gülümsemedir ve Allah buna gülümsediğinde rüyayı gören rüyasından uyanmıştır denilebilir. 

Uğursuz kabuslarca talan edilen hayalin hayal-kuran tarafından bağlanması ile hayal-kuran bir araç olarak kullandığı hayalini terk edecektir. Bu terk hiçbir şey yapılmazsa ölümle mümkün. 

Tuesday, February 25, 2020

Ebedî bir anda kaybolmak - Ebru Ceylan, Hançer ve Hayret

Mutlak bir zafer elde ettikten sonra bunun kutlanması, destansı bir şekilde tarihe kazınması ve ölümsüzleşmek: kralın istekleri. Sarayın kibirli bir ozanı var - tüm saraylarda olduğu gibi dalkavuk da - ve görevi üstleniyor. Düpedüz bir görev çünkü bu ve mühleti 1 yıl. Koca 1 yıl geçtikten sonra marifetini sergileyen ozan kimseyi bileklerini kestirecek kadar etkileyemiyor. Bu, elbette, bir şiir, bir destan, ama istediğim bir destandan ziyade, bir mucizeydi, diyor kral. 

Ozan bir sonraki sene kafası karışık bir şekilde gelince kral umutlu. Bir şeyler olmuş. Şiir değil artık, bir bulamaç getirmiş ozan. Şiir dese yalan olurdu. Satırları atlaya atlaya, bir savaş övgüsünden, bir savaş tasvirinden çok daha fazlasını okuyor ozan. Bir şiir yazmamış. Bir şiir okumuyor. Bir savaş yazmış. Bir savaş okuyor. Mucize üçlemenin tamamlanmasıyla ortaya çıkar inancında kral. Kralın aklında bir şey var. Ozanı bülbüllerin yeniden ormana döneceği mevsimde görmek için uğurluyor huzurundan. 

Savaşın ardından 3 yıl geçmiş. Ozanın ömründen asırlar belki de. Elinde ne kağıt ne başka bir şey. Üstü başı dağılmış. Kralın kulağına fısıldayacağı bir sırrı var. Yüzündeki hayretle birlikte o tek mısrayı okuduğunda günahların en büyüğünü işlediğini de biliyor. Kralın ifadesi benzersiz. Yüzü solgun. 


Kapanışına 1 gün kala Ekavart Gallery'deki Ebru Ceylan sergisine yetişiyorum. Bir Pazar günü ikindisi sessizliği. Kimse yok galeride. 2 çalışan birbirine sergi anılarını anlatıyor tabloları dolaşarak, bir kadın uzun dikdörtgen bir masada bilgisayarının başında, çalışıyor. Kant karşılıyor beni. Estetik ide'den dem vuruyor. Birazdan göreceklerini herhangi bir dilde herhangi bir kalıba sokmaya çalışma lütfen, diye uyarıyor galiba sanatçı diye düşünüyorum. Tek tek tabloları geziyorum. Issız, uçsuz bucaksız, köysüz karnavalsız, başıbozuk, serseri, taş üstünde taş bırakılmamış bir yalnızlıkta fotoğraflanmış karlı tepeler, yosunlu göller, tekinsiz gökyüzü. Kuru dallar ve kabuklu yaşlı ağaç. Sisli ve puslu. Puslu ve sisli. Zamanını saptaması güç her birinin. Fotoğraf olduklarını iddia etmesi güç. Zamansızlığın bir köşesinde hapsolmuş, hiçbir insan nefesiyle kirlenmemiş, hiçbir insan hikayesi barındırmayan yeryüzü toprakları. İnsanlık öncesinin, gezegenin bakir evrelerinin hayal edilmesi gibi. Geçiş zamanları gibi; bir çağdan ötekine, bir anlayıştan bir başkasına, bir türün son örneğinin tüm birikimini diğer bir türün ilk örneğine miras bırakması gibi belki de. 

Yeryüzünün karmaşıklığa boğulmamış düzlükten, anıtsız tarihten, başsız gövdeden, uçurumsuz yamaçtan oluştuğu bir dönemi yakalamış fotoğrafçı. Bunu yaparken netlikle oynamış ama. Her karede sanki kumdan resimler çizmiş de elini üzerinde hızlıca gezdirerek keskin detayları bile isteye yok etmiş hissi uyanıyor içimde. 

Kant güzelliğin sevgi uyandırdığını gözlemliyor. Yücelik ise saygı istiyor. Deli Kant. Biçime sokulamayan, ele avuca gelmeyen, suda çözünmeyen bir uğursuzluk, bir saplantı oluyor yücelik. Hayretle karşılanan, iç ürperten, zihnin sınırlarından taşan, tam olarak anlaşılamayan, tam olarak anlatılamayan bir olgu. İnsanı "kalıbını zorlayan bir kedi" yapan. 


Yalnızca tek bir cümle getirmiş ozan. Düzenlerin dünyasından düzensizliğe geçiyor, oradan da ne düzenin ne düzensizliğin ulaşabildiği, bu ikisinin silinip gittiği düzleme ait oluyor. Çokluklardan tekilliğe, ad singularis per pluralis*. Kralın baştan beri beklediği son, hazırlayageldiği; ozana sunduğu hediyelerle, ozana verdiği mühletlerle, buydu. Kralın hediyeleri ozanın içinde bulunduğu halin bir anahtarı işlevini görüyor her aşamada. Ayna ki ozanın içinde bulunduğu varoluşun şahitliğini göstermek için. Maske ki sembollerin ardında saklanan gerçekler için. Ve hançer ki ölümün sonunu yaşamın başlangıcıyla anlatmak için. 

Tanrının affetmeyeceği bir günah işledi ozan. Bu şiiri doğurduğu için kral da. "Güzelliği bilmenin günahı, ki insanlara yasaklanmış bir armağandır."

Güzelliği bilmek, güzellik değildir. Bu ancak yücelikle açıklanabilir; ki insanoğlunun uydurageldiği, türetip türetip hâlâ isimlendiremediği olgularıyla serpilmiş dillerinin anlatabileceği bir şey olmanın çok ötesinde. İnsanın insan kalarak katlanabileceği gibi değil. Ebedî bir anda kaybolmak


Sergiyi tamamlıyorum. Her şey yerli yerinde. Kalabalıkta gezilemezdi zaten hissiyle çıkışa doğru ilerliyorum. Bilgisayarının başındaki nazik kadın sergiyi beğenip beğenmediğimi soruyor. "Birçoğunu," diyorum. "Siz de mi ilgileniyorsunuz fotoğrafla?" diye soruyor, boynumda asılı makineyi işaret ederek. Amatör bile sayılmayacağımı söylüyorum. Çıkışta hava esintili. Yağmur çiseliyor. Eldivenimi takıyorum. 


Sergi sona erdi evet ama Ekavart'ın web sitesinde fotoğrafların bir kısmını görmek mümkün. Gene internette bazı sayfalarda da bulunabilir. Borges'in Ayna ve Maske'si mi? Kum Kitabı'nda. 

*Fena uydurdum bunu. 

Friday, February 7, 2020

Aidiyet filmi - Neye ait olduğunu bulmak

İlk sorubir şeye ait olmak ne demek? 
İkinci soruneye ait olduğumuzu nasıl öğreniriz? 
Üçüncü soru: aidiyet nasıl oluşur? 
  
Bu soruların yanıtlarını bu yazıda aramayacağım. Bunun yerine ocak ayının son akşamı 4 şehirde 7 salonda eş zamanlı gösterime giren Burak Çevik'in son filmi üzerine bir şeyler karalayacağım. Ödüllü, sinemalara dağıtılmamış, bunun yerine yönetmenin kendi çabalarıyla şehir şehir gezerek özel gösterimlerle ulaştırdığı bir film. City’s Nişantaşı’da, 21:30 seansı. Salon doluydu. Yönetmen film öncesi reklamlar devam ederken girdi ve kısa bir açıklama yaptı. Filmin sonunda filmin yapım sürecinde kullanılan notlar ve eskizler gösterilecek, diyor.

Film de bir açıklamayla başlıyor. Filmde karşımıza çıkan ilk anlatıcı daha çok “Tutunamayanlar”ı yayına hazırlayan gazeteci gibi; “bu olanları anlatmak zorundaydım, çünkü ben de en az senin kadar bu hikâyenin varisiyim” diyor, annesine adreslenmiş bir mektupta.  

Uzunca bir sorgu kaydını andıran - sonunda gerçek bir sorgu kaydı olduğunu öğreneceğiz - bir metnin okunmasıyla başlıyor film. O kadar sürükleyici ve yalın bir dili var ki, eşlik eden oyuncusuz, olaysız (gerçi bu biraz tartışılır - özellikle Yeşilköy sahildeki kedilerin şaşırtıcı bir şekilde paraleldeki anlatıyla örtüştüğü söylenebilir) görüntüler sizi rahatsız etmiyor. Beni etmedi en azından. Ardından bir noktada kayıt düğümleniyor ve filmin adı karşımıza çıkıyor. Bu da bizi bu hipnotik ve ikna edici karşılamadan sonra uyandırıyor. Filmde en başarılı bulduğum özelliklerden biri buydu, her sahne beraberinde diri bir merak getiriyor.  

İkinci bölümde - filmi bu şekilde chapter’lara bölmenin doğru olduğundan emin değilim - sorgu metninde anlatılan sahneleri izliyoruz. Gerçek manada bir izleme halini alıyor filmin bu kısmı. Daha sonra yönetmenin de dile getireceği gibi karakterleri neredeyse hiçbir zaman direkt karşıdan görmüyoruz. Daima omuzlarından, arkalarında bir yerde konumlanmış da onları gözetliyor gibiyiz. Burada özgür iradesiyle bir anısını anlatan bir insanı dinlemekten ziyade, başkasının hikayesine ortak edildiğimiz o ilk bölümde uyandırılan duygu vurgulanıyor; biz burada hüküm veren gözüz.  

Askerlik görevini sürdürürken izinle ailesinin yaşadığı Mersin’e gelen Onur ile adını ve adıyla birlikte kendisine dair verili gerçekleri kendi hayatı değilmişçesine sakınan Pelin seyirciyi sohbetlerinin dinamik, açığa çıkarıcı havasında eritiyor. Diyaloglar, mimikler, susma boşlukları o kadar gerçekçi ki E8’de oturmuyorum. Orada, odada bir yerdeyim. Onur çocukluğundan hatırladığı yeni atlarla sahiplerini eşleştirme, ata boyun eğdirme yönteminden söz ediyor. Elinde bir kâğıt, bir kalem ve görselleştiriyor Pelin için. Ve böylece aşırıya kaçılmış bir karalamayla verilen filmin afişini elde ediyoruz. Ve filmi de.  


Atın güvenini kazanarak eğiticisinin gücüne boyun eğmesi, onu lider olarak kabul etmesini sağlama metodu join-upMonty Roberts isimli bir at antrenörü tarafından geliştirilmiş. Atın ait oluş hikayesi. Atta duygusal baskı ve korkutmayla yaşatılan kaçma isteği eğiticinin birden sergilediği sırt çevirme ve baskıyı kesmesiyle birlikte atın bu baskının yerini almış rahatlamayı tercih etmesine yol açıyor. 

Güç sosyal düzenin esas dinamiği. Yazının başında sorduğum sorular biraz daha anlam kazanıyor bu aşamada. İp zoruyla değil, kendi iradesiyle peşinden gelmesini sağladığında ata üstünlüğünü kabul ettirmiş oluyorsun. İradesini eğiticisinin ellerine teslim etmiş bir at. Güzel imge. Tesadüf o ki, bu yazıyı kaleme alırken arka planda çalan müziğin videosunda dörtnala koşturan atlar var.  

Gerçek bir cinayet öyküsü. Yönetmenin bu cinayeti neden anlatmak istediği de anlattığı hikâye kadar önem arz ediyor – aidiyet yalnızca ilk bakışta asla tanışmayacağı insanlara kartpostallar yollayan Pelin’e ya da yersiz yurtsuz ve bir azınlık öyküsüyle bezenmiş Onur’a ait bir çaba olmaktan çıkıyor; filmi başlatan cümleleriyle yönetmenin de “mutsuz ailelerin kendilerine özgü mutsuzluklarına” yaptığı bir göndermeye, üstü zaman içinde kapanmış bir aile travmasının eşelenip geçmişle yüzleşmeye dönüşüyor.  


Film bittiğinde avuçlarınızı kaldırıp ip arıyor halde bulabilirsiniz kendinizi. Fakat asıl ip ve asıl ipsiz egemenlik yönetmenin ellerinde. Anlatıcının anlattıkları üzerinde kurduğu hakimiyet, iradelerin anlatıcının iki dudağı arasında her an yitip gidecekmiş gibi bekleyişi, anlatının ait olunanın hizmetinde biçim aldığını yeniden hatırlatıyor izleyicisine.  

Anlatı deyip duruyorum çünkü film gösterimi ardından soru-cevap kısmında da söylediğim gibi film bende görsel öğelerinin güçlülüğüyle yer etmedi. Aksine birkaç alt bölümden oluşan bir kısa öykü okuduğumu hayal ettim film boyunca. Filmde metinlerin güçlü oluşundan bahsettiğimde yönetmenin esprili bir şekilde, ne sorgu kaydında ne Pelin’in defterinden okuduğu ve Lale Müldür şiiri olduğunu öğrendiğimiz kısımda bir müdahalesi olmadığını söylemesi de o açıdan - tuhaf ama – sevindirici geldi. Öykü okunduğu esnada kafada nasıl canlandırılacaksa öyle bir filmdi.  

Deneysel filmleri severim. Genç yönetmenleri severim. Bu filmi de sevdim.  

Ek olarak, biraz Monty’nin join-up metodunu araştırınca şöyle bir makaleye denk geldim; makalede korku görünümündeki duygusal acı yönteminin insancıl olup olmadığı tartışılıyor. Belki de bu gözle bir daha düşünmek gerek “aidiyet” kavramını.  

Rüyaya Son Vermek - Kurukafa, Hayaller ve "I'm Thinking of Ending Things"

Hayal rüyanın iyi gün dostudur. Kabuslarıyla başı dertte olan hiçbir insanın hayaline ulaşmaz gece gördükleri. İnsanı şaşırtan, beklenmedik ...